güzel şehir..?
HEP SEVDİĞİM, HEP DE SEVECEĞİM ŞEHRE BANA VERDİKLERİNDEN MİNİCİK BİR KUBLE…
Evet annem o benim!
Garip bir çağrışım uyandırsa da insanlarda, annem! Lüks tuvaletleri olan ve ara sıra Cindirella gibi giyinen, bazı akşamlar en pahalı yemekleri bile beğenmeyip çöpe döktüren bazense;kuru ekmek, soğana saatlerce şükreden… Bazı bazı tam ibadetinde secdeden başı kalkmaz; camiden çıkmaz, bazense bir sinagogda “Hrant Dink” için ağlar, bazense bir kilisede “Aziz Meryem ve biricik oğlu İsa” için döker gözyaşlarını, bazense yeni buluğa ermiş bir genç gibi haykırır “ Var mısın yoksun, var mısın yoksun” diye inatla, gökleri delercesine…
Bazen öyle bir gün olur ki karalar bağlar oturur köşesine, düşer altın sırmalı yataklarına ya da damdan akan sudan ıslanmış, rutubetli pis kokan yataklarına. Bazense pek mesuttur süslenir püslenir atlar sokaklara, deli gibi kahkahalarla süsler neşesini. Hüznünü de tam yaşar, meserretini de!
Bin bir dünya dilinde adı söyleyişte aksamalar olsa da aynıdır. “İstanbul” birçok diyar paylaşamaz annemi, ona gelen gitmek istemez, ona bir kez sevdalanan bir daha bırakamaz delişmen saçlarını, nazik ve hoyrat gövdesini. Annem herkesi ayağının dibine getirmeyi bilir de, kimseye yar olmak istemez. Daima tektir o hem kendi gözünde hem de dünyanın gözünde. Hakkıdır da böbürlenmek. Bazen ürkek bir kedi yavrusu gibidir kendini duvarın dibine sıkıştıranlara, bazense bir kaplan oluverir parçalar önüne kim gelirse. Yutar, bitirir tek bir hamlede!
Bırakmak istemedim ben seni anne! Daha hayatımda hiç yaşamadım sende ama sanki tüm anılarım ordaymışçasına, tüm yaşamışlığım oraya aitçesine aşığım ben sana! Sana “trafiği yoğun, çok pahalı, insanı insan değil, her itin biti orada” diye… sayıp,sövüyorlar;kıskançlıklarından annem. Senin topraklarına basmıyor ya ayakları, senin havanı solumuyor ya burunları, hep ondan…
O benim her şeyim, tüm benliğim; mahremiyetiyle ve ahlaksızlığıyla, esrarlı zindanlarıyla ve apaçık ortadaki gökdelenleriyle, yırtık pırtık üst başlı dilencileri ve vizon kürklü Porche’li kadınlarıyla, tekme attığınızda dahi istifini bozmayan sokak kedileriyle ve daimi kanat çırpan; ürkek kuşlarıyla, sevgisini geceleri uyurken çocuklarının üstünü örterken öpüp de gideren otoriter babaları ve pahalı restoranlarda babasının yüzüne aptalca bir sebepten herkesin içinde kırmızı şarabı saçan şımarık çocuklara istinaden gülümseyen babalarıyla.
Marjinal tipler, beyinler, daima yazanlar, aptallar, annemin boğazında canına kıyanlar, gün boyu otobanlarda kırmızı ışık bekleyen küçük yavrular, boş gezenler, protestocular, aşıklar; hepsi senin koynunda anne. Kıskanıyorum onları anne, ben değil de onlar senin koynunda. Ben yatamıyorum da dizlerine, yavrunun saçlarını okşamıyorsun da garip garip yaratıklarla içli dışlısın! Ya ben ben neresindeyim senin mükemmel portrelerinin?
Bunca yıldır zalim feleğin bile sana sillesini vurmaya kıyamadığından yüzün hala gencecik, tertemiz ve harikulade. Beni dünyaya getirdiğin gibi yok oldun anne, bir gün bile mesuliyetimi alamayacak kadar büyük ve hürdü koca boğazın, meşgul insanların, bitmeyen curcunan. Şimdi Beyoğlu’nda bir meyhanede beni dünyaya getirmeden çekildiğin fotoğrafın Ortaköy’den yansımış objektife. Şimdi Nişantaşı’nda bir sergideyim pipolu adamlar senin boğazdaki bir yalıdan resmedilmiş portreni hayranlıkla izliyor. Ressam mühim değil bu arada, sen her halinle müthişsin. En berbat ressam bile müthişliğini gözler önüne serer. En çirkin resimde bile sen güzelsin, en güzelsin. Beni terk edip gittiğin halde bile sen benim kimseye tutulamayacağım derecede sevdiğim, sevgilimsin… Dünyaya geliş sebebim…
Anne al beni koynuna!
Hiç alınmayan kundağıma, senin koynunda kalan kundağıma sar beni. Yeniden büyüt bildiklerinle, on iki milyonu kucaklayabilecek kalbinle sev beni anne, unutma beni anne karmaşık çehrelerin içinde…
Karıştırma beni onlarla, yavrunum ben senin ANNE!
ESMA ŞENGÜLER
not:esma’nın serisine devam..bu diyeriyle karşılaştırılmaz aslında ama çok daha iyi bence.bir şehir bundan daha iyi anlatılamazdı bence…